Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...
En son yayınlar

Sabah 4'te Yağmurlarla

    Sene 2018 ya da 2019, yağmurlu bir eylül sabahı olması lazım, saat de 5 falan. Siren gibi öten bir alarm sesi ile dehşet içinde uyandım. O zamanlar da geç yatıp geç kalkmaya alışıktım her zaman olduğu gibi. Erken uyanmam gerektiği zaman da korkutucu alarm sesleri kullanmam gerekiyordu ki yataktan çıkabileyim. Kaçta yatmıştım hatırlamıyorum fakat birkaç saatten fazla uyumamış, uykumu da alamamıştım haliyle. Tek hamlede yataktan kalkabilir miyim diye denedim kendimi ama kendime gelememiştim daha. Sonrasında araba da sürmem gerekeceği için kendimi zorlayarak kalktım, tuvalete kadar vücudumu bir şekilde sürükledim. Bir yüzümü yıkayayım düşüncesi bari yüzümü yıkamışken bir abdest de alayım da sabah namazını kılayım düşüncesine dönüştü. Havaya baktım, güneş daha doğmamış ama ilk ışınlarını dağların tepelerinden sektirip pencereme kadar ulaştırmaya başlamıştı. Telefondan da kontrol ettiğimde imsak vaktinin girdiğini gördüm. Hızlısından bir abdest alıp sabah namazını durdum. ...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...

Benim Sadık Yârim Kara Topraktır

Eskiden hep diğer insanlardan önde ve başarılı olmanın hayatımın gayesi olduğunu düşünürdüm. Sadece akademik başarıdan söz ettiğimi sanmayın sakın. Elbette akademik olarak da başarılı olmak isterdim ancak başarma hırslarım sadece bu konuyla sınırlı değildi. Herkesten daha iyi resim yapmak, en hızlı koşmak, en lezzetli yemeği yapmak… Kısacası her konuda başarılı olmak isterdim. Bu hedefimi gerçekleştirmek için hayatım boyunca çalışıp durdum. Geriye dönüp baktığımda bu uğraşlarımın her zaman olmasa da çoğu zaman sonuç verdiğini görüyorum. Bu yüzden hayatımı her zaman kendi istediğim gibi yaşama fırsatı buldum. Çünkü benim düşünceme göre başarılı olmak insana kendi hayatını istediği gibi yaşayabilme ve buna ek olarak diğer insanların hayatına da etki etme fırsatı sağlıyor fakat başarısız olan kişi etrafındaki insanlar tarafından yönlendirilmeye çalışılıyor. Ya da belki bu durum bana ve çevremdekilere özeldir ve genele vurmamın hiçbir mantığı yoktur, kim bilir? En azından benim deneyimle...

Farklı Olmak İsteyen Kendisi Gibi Olmalıdır

Kendimi bildim bileli hep diğer insanlardan farklı olduğumu düşündüm. Yani aslında, içimde hem duygu ve düşüncelerimin hem de fiziki görünüşümün diğer insanlara benzemediğini bana dayatan bir his vardı. İlk başlarda bu his kendimi özel hissetmemi sağlasa da daha sonrasında diğer insanlarla sosyal etkileşimimi çok olumsuz etkiledi. Çünkü özel olduğumu düşündüğüm için sahip olduğum gereksiz ve boş özgüven, diğer insanlar karşısında kendimi ifade etme gücümün zayıflamasına ve onların fikirlerine önem veremememe sebep oldu. Bu sebeptendir ki lise hayatımın ortalarına kadar kalıcı ve sağlam arkadaşlıklar kuramadım. Ortaokul hayatımda diğer insanlardan üstün olduğumu düşündüğüm bir saplantı içerisindeydim. Ancak doğal olarak her zaman, her konuda birinci olmam mümkün değildi. Başarısız olduğum durumlarda da bu saplantıdan vazgeçmez, sadece kendi potansiyelimin yüzde yüzünü ortaya koymadığım için kaybettiğim yalanına sığınırdım. Aslında bu tam anlamıyla bir yalan da sayılmazdı. Çünkü kendim...

Kimsen Var İken Kimsesiz Kalmak

     Ben kendi yalnızlığımı geleneksel anlayıştaki gibi “Kendiyle baş başa kalabilmek” olarak tanımlamıyorum. Benim için yalnızlık insanın kendine dâhi küsmesi ve düşünebilecek olumlu en ufak bir konu dâhi bulamamasıdır. Yani kendisiyle beraberken bile kendine küs olmak, kimsesi var iken kimsesiz kalmaktır [1] . Çünkü, benim kendimle baş başa kaldığımda düşünebileceğim ve yapabileceğim şeyler diğer insanlarla birlikteyken yapabileceklerimden çok daha fazla ve verimlidir. Aynı zamanda yalnızlığı geleneksel tanımına göre kullanacak olursam kendimi yalnız olarak tanımlayabileceğim anlar oldukça fazladır, yani neredeyse yaşadığım her an. Çünkü her insan gibi ben de Orwell’in de ifade ettiği üzere, yıldızvâri bir yalnızlık içindeyim  [2].  Yani, etrafımda onlarca hatta yüzlerce insan bile olsa kendi iç dünyamı onlara hiçbir zaman tam anlamıyla açamayacağım ve kendimi onlara tam ifade edemeyeceğim için hiçbir zaman bu yalnızlıktan kurtulamayacağımı düşünürüm.  ...

Değişiyorum O Hâlde Varım

     Değişimden uzak bir şekilde yaşamak mümkün müdür? Yani hayatın kaçınılmazlarından olan değişime aldırmadan, değişimle yolumuz hiç kesişmeyecekmiş gibi… Eğer ‘evet’ cevabını verebiliyorsanız tebrik ederim, kendinizi kandırmakta ustasınız. Bazılarınız benim bu sözlerimin gereğinden fazla cesur olduğunu düşünebilir. Yine de bunları söyleme cesaretini kendimde görüyorum, çünkü eskiden ben de bu soruya ‘evet’ cevabı verirdim. Ama hayatımın bazı bölümlerinde o kadar hızlı ve net değişimler yaşadım ki, kendimi kandırmaya yönelik bütün uğraşlarıma rağmen bu gerçeği kendime itiraf etmek zorunda kaldım.      Değişim teriminden kastımı sorduğunuzu duyar gibiyim. Burada bahsetmeye çalıştığım değişim yaşadığım çevrenin veya insanların bana karşı tutumlarının değişimi değil. Asıl bahsetmeye çalıştığım şey çevremin ve çevremdekilerin gölgesinde kendi içimde yaşadığım, yani ruhsal ve düşünsel değişimim. Örneğin hayatımda yaşadığım en belirgin değişiklik ailemden ayrıl...