Ana içeriğe atla

Kimsen Var İken Kimsesiz Kalmak

    Ben kendi yalnızlığımı geleneksel anlayıştaki gibi “Kendiyle baş başa kalabilmek” olarak tanımlamıyorum. Benim için yalnızlık insanın kendine dâhi küsmesi ve düşünebilecek olumlu en ufak bir konu dâhi bulamamasıdır. Yani kendisiyle beraberken bile kendine küs olmak, kimsesi var iken kimsesiz kalmaktır [1]. Çünkü, benim kendimle baş başa kaldığımda düşünebileceğim ve yapabileceğim şeyler diğer insanlarla birlikteyken yapabileceklerimden çok daha fazla ve verimlidir. Aynı zamanda yalnızlığı geleneksel tanımına göre kullanacak olursam kendimi yalnız olarak tanımlayabileceğim anlar oldukça fazladır, yani neredeyse yaşadığım her an. Çünkü her insan gibi ben de Orwell’in de ifade ettiği üzere, yıldızvâri bir yalnızlık içindeyim [2]. Yani, etrafımda onlarca hatta yüzlerce insan bile olsa kendi iç dünyamı onlara hiçbir zaman tam anlamıyla açamayacağım ve kendimi onlara tam ifade edemeyeceğim için hiçbir zaman bu yalnızlıktan kurtulamayacağımı düşünürüm.

    Aynı zamanda, benim tek başıma kaldığım zamanlarda yapabileceklerimin haddi hesabı yoktur. Yeni bir şey tasarlamak veya bütün fikir, düşünce ve hayal dünyamı sil baştan şekillendirmek yapabileceklerim arasından, başlangıç için, iyi birer örnektir. Yani ben gerçek mutluluğu kalabalıkta -bu kalabalık ailem ve arkadaşlarım olsa bile- kahkahalar atarken değil ancak kendi başıma olduğum, kendimi geliştirdiğim ya da kendim için bir şeyler yaptığım zaman tadarım. Orwell de benim gibi düşünüyor olacak ki; bir insanın tek başına kaldığında mutlu olamamasını, o insanın iç dünyasının epey yavan olduğuna yoruyor [3]. Benim de kendimi Orwell’in tanımladığı durumda bulduğum anlar oldu yani tek başıma kaldığım, yalnızlığı dibine kadar hissettiğim ve üzerine düşünülecek, mutluluk verecek herhangi bir konu dâhi bulamadığım… Gerçekten de böyle anlarda iç dünyamın bomboş ve ıssız olduğunu hissediyordum. Evet evet ıssızlık, böyle anlardaki ruh hâlimi en iyi tanımlayan kelime bu olmalı. İnsanın kendine dâhi küstüğü ya da kendi fikirleriyle bir kavgaya giriştiği anlar kadar kötüsü olmasa gerek.

    Sanıyorum ki, yalnızlıktan korkan insanlar bu durumu en az bir kere deneyimlemiş olmalılar. Aksi takdirde, tek başına kalmaktan çekinmek ya da diğer insanlardan bir an bile kopmamak için gayret etmek için başka ne gibi sebepleri olabilir ki? Ya da belki hayatı boyunca kendi yolunu çizmeyi hiç denememiş, başkaları tarafından yönlendirilmiş insanlar; yalnız kaldıklarında bir fikir dünyaları olduğunun ve bazen kendi kararlarını bu fikirler çerçevesinde vermeleri gerektiğinin farkına varıyorlardır. Onlar için kendileriyle baş başa kalıp düşünmeyi bu kadar korkunç yapan şey de budur. Bu durumu bu kadar detaylıca anlatabilmemi sağlayan şeyin ne olduğunu merak ediyorsanız söyleyeyim. Ben de bir zamanlar böyle zavallı bir durumdaydım ya da belki bu durum zavallılık değil, aksine büyük bir rahatlıktı.

    Kimi insanlar iç dünyalarının etkisi altında kaldıklarından, hatta bir iç dünyaları olduğundan âdeta habersizler ve bu durum onları büyük bir hareket özgürlüğünden mahrum bıraksa da akıl sağlıklarını çok daha rahat koruyabilmelerine imkân veriyor [4]. Ben de eskiden bu imkâna sahiptim ancak daha sonrasında fark ettim ki insan, böyle bir konfora sahip olabilmek için neredeyse hayatında yapabileceği tüm seçimleri, yani hayatına kendi başına yön verme fırsatlarını tepiyor. Ama belki de hayatına kendi başına yön vermemek sanıldığı kadar korkulacak bir durum değildir. Çünkü kendi hayatına yön vermeyen insanın her olumsuzluktan sonra suçlayabileceği bir kişi bulunur. Böylece hatanın kendisinde olduğunu fark edip kendiyle yüzleşmenin acısını tatmak zorunda kalmaz. Fakat insan kendine ait bir iç dünyası olduğunu fark ettikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. Kendi kararlarını almak, kendi hayatını yönlendirebilmek istiyor veya bilerek ve isteyerek yönlendirilmeye izin veriyor. İki durumda da seçenekler sürekli kafasını meşgul ediyor, hatta tercihini yaptıktan sonra bile peşini bırakmıyor. Bu kadar acı yetmezmiş gibi bir de kendiyle dertleşebilmekten mahrum kalmak insanı sonu olmayan bir uçuruma sürüklüyor.

    İşte ben de böyle bir uçuruma doğru sürüklendiğimi hissediyorum. Yalnızlığı iliklerime kadar hissetmeye başladım. Bundan kurtulmamın tek yolunun doğru insanı bulup, ona içimdeki her şeyi olabildiğince anlatmak, alacağım kararlarımı yönlendirme izni vermek olduğunu düşünmek istiyorum. Ama kendimden taviz vermeyip uçuruma doğru gitmenin daha erdemli bir tercih olduğu da âşikar...


KAYNAKÇA

[1] Turhan, İhsan (2012). Yalnızlık.

[2] Orwell, George (2018). Edebiyat Üzerine. Sel Yayıncılık. syf. 42

[3] Orwell, George (2018). Edebiyat Üzerine. Sel Yayıncılık. syf. 41

[4] Orwell, George (2018). Edebiyat Üzerine. Sel Yayıncılık. syf. 36

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...

Anın Büyüsü

        Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hayatımla ilgili bir döne yakalıyorum ya da aklımdaki bir düğüm çözülüyor gibi hissediyorum. Böyle durumlarda ilk gösterdiğim refleks yakaladığım fikri olgunlaştırmak ve sınırlarını anlamaya çalışmak oluyor. Bunun için de eğer hareket halindeysem durağan duruma geçmeyi, halihazırda durağan durumdaysam da uzanmayı ya da oturmayı istiyorum. Ancak eğer aklımdaki fikir bir rüya bulanıklığındaysa, ben aksiyon almayı düşünmeye başladığımda dahi bulanıklaşıp gözlerimin önünden siliniyor. Fakat eğer ki bana daha berrak görünen bir fikir yakaladıysam bu durum bana aksiyon almayı başaracak kadar süre veriyor. Ne var ki aksiyon alıp istediğim pozisyona geçtiğimde ise kafamdaki şey çoktan büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir düşünce haline gelmiş oluyor. Bu durumu belki günde 2-3 kez yaşıyorumdur. Her seferinde düştüğüm bu anı olgunlaştırma saçmalığını devam ettirmekten hicap duysam da döngüsünü kırıp fikrimi olgunlaştırmayı başardığım sayı ç...