Ana içeriğe atla

İsyan ve Kayboluş

Mısırlı bir hocanın Kadir gecesinde yaptığı kunut duasını dinliyordum. Arapçam duayı baştan sona takip etmeye yetmiyor; kelimeler geçip gidiyor, arada tanıdık bir kök yakalıyorum, gerisini sezgiyle dolduruyorum. Ama bir yerde durdum, geri sardım, bir daha dinledim: “عَصَيْنَاكَ فَأَمْهَلْتَنَا، وَأَطَعْنَاكَ فَشَكَرْتَنَا”. Kelime kelime çevirmeye kalkışınca kabaca şöyle bir şey çıktı: “İsyan ettik, bize mühlet verdin; itaat ettik, bize şükrettin.”. Bu duanın ikinci yarısı alışık olduğum, bildiğim bir şey olmasına rağmen, ilk yarısı beni ürküttü.

Benim büyüdüğüm çevrede "Allah'a isyan" ağır bir söz ve ithamdı. Dinden çıkmak, inancı kaybetmek, kapıyı arkandan kapatıp gitmek anlamına geliyordu. O yüzden bir duanın içinde, hem Kadir gecesinde, hem de "biz" diye çoğul kurularak "isyan ettik" denmesi bana tuhaf geldi; kimsenin kendini böyle bir yerde görmeyeceğini düşündüm. Sonradan fark ettim ki mesele birazcık da tercümede. Arapçadaki ‘ma'siyet’ çok daha gündelik bir şey: emre uymamak, söz dinlememek, yapılmaması söyleneni yapmak. Bizim ‘günah’ diye adlandırdığımız kavramı karşılıyor az çok. Türkçeye ‘isyan’ diye geçerken kelimenin sırtına bizim kültürümüzün yüklediği bambaşka bir ağırlık binmiş. Yani duada ürkütücü olan şey duanın kendisi değil, benim o kelimeyle kurduğum ilişkiymiş. Bunu fark ettikten sonra düşünmeye başladım: peki ben ne zaman isyan ediyorum?

Bu soruyu sorabilecek durumda olmam da yeni aslında. Ramazan umresine gittikten sonra vitir namazına bakışım değişti. Vitri Araplar gibi 2+1 kılmaya, üçüncü rekâtta dua etmeye başladım. Küçük bir değişiklik gibi görünüyor ama hayatımda gözle görülür bir dua yoğunluğu getirdi. Çocukken anneannemde kaldığım zamanlar, yatmadan önce dua ederdik. Geçmişlerimize, kendimize, ahiretimize, bir de o günkü işlere. Vitir duası bana bu alışkanlığı tekrar kazandırdığı için iyi hissettiriyor galiba. Uykuya dalmadan hemen önce günün ve hayatın gidişatını gözden geçirmiş oluyorum. Hatta rüyalarımın bile daha derli toplu olduğunu, günüme değer katar hale geldiğini söyleyebilirim.

Ama bir süre sonra elimdeki dualar yetmemeye başladı. Gündelik olanlar tazeliğini koruyordu, çünkü onların konusu her gün ve hatta ruh halime göre bile değişiyordu. Ancak, ahiretle, inançla ilgili olanlar ise beslenmediğinde ilk günkü heyecanını kaybediyordu. Tamamen ezber hale geliyor, bir süre sonra da ne dediğimi bile düşünmeden söylenen sözler haline geliyordu. Bu yüzden internetten dua dinlemeye başladım. Fonetik olarak hoşuma giden duaların, bir süre sonra anlamıyla da beni kendisine çekmeye başladığını fark ettim; kendi dualarım da bunları duydukça yavan hale geliyor, bunu da geliştirmeye vakit harcamam gerekiyordu ki bu başka bir konu. Kadir gecesindeki o kunut da böyle karşıma çıktı.

Şöyle bir hâlim var: Allah'tan bir şeyi çok istiyorum. İstediğim şeye uygun bir insan olduğumu ve hatta iddialı olacak ama ‘hak ettiğimi’ düşünüyorum. Olmuyor. Sonra "neden Allah'ım" diye sormaya başlıyorum. Bu soru başlarda masum, sonra sivriliyor. Bir tür küslük hâline giriyorum. İsyan diyebileceğim şey bu. Ama bir de bundan başka, daha sessiz bir hâl var.

O hâlde soru sormuyorum. Olan biteni kendimden biliyorum: şu oldu çünkü şunu iyi yaptım, bu olmadı çünkü şurada geç kaldım. Sebep-sonuç zincirini kuruyorum, zincir de hakikaten kendini tamamlıyor, başka halkaya ihtiyacı yok gibi görünüyor. Kimseye soru sormuyorum çünkü ortada soru sorulacak biri yok. Bunları düşündükçe bu halimi "uzaklaşma" diye adlandırmaya başladım ve bence isyandan çok daha kötü bir ruh hali.

Çünkü isyan ettiğimde hâlâ üzerimdeki rahmet perdesini hissedebiliyorum. Dışarıdan bakan biri beni küsmüş görebilir, küsmüşümdür de zaten. Ama sebepleri hâlâ Allah'ta aradığım için o perde üzerimde duruyor, ben altında huzursuzlanıyorum, ama beni dış dünyadan korumaya devam ediyor. Verilen mühleti fark edebiliyorum: “hadi bırak inadı da dön.” Uzaklaştığım süreçte ise perde asla benim üstümde değil. İncinmeye de yolumu kaybetmeye de açığım. Çünkü yol göstermesi gereken uzuvlarımı kesip atmışım. Kimseyle kavga etmiyorum çünkü karşımda kimse yok.

Bu ayrımı kurduktan sonra duadaki o cümleye bir daha döndüm. Kur'an'da "işittik ve isyan ettik (semi'nâ ve asaynâ)” geçer ve orada kınanan bir sözdür. Karşısına konan da bellidir: “işittik ve itaat ettik (semi'nâ ve eta'nâ)”. Yani asıl karşıtlık isyanla itaat arasındadır, benim kurduğum yerde değil. Ama ben üçüncü bir şıkkın da olduğunu düşünüyorum: hiç işitmemek. "İşittim ve isyan ettim" demek, ne kadar kötü bir cümle olursa olsun, bir muhataplık kuruyor. Karşında biri var, sesini duydun, cevabın hayır. Verilmemesi gerektiği vurgulanan, yanlış bir cevap ama yine de ortada bir soru ve cevap var. "İşitmedim" ise bir cevap değil; karşındakini muhatap olmaktan çıkarıyor. İlk cümlede en azından tartışılacak bir şey var, ikincisinde tartışmanın taraflarından birisi eksik.

Buradan "demek ki isyan iyi bir şeymiş" gibi bir yere varmak istemiyorum, çünkü duanın kendisi buna izin vermiyor. “Fe-emheltenâ” diyor: mühlet verdin. Bizde bir söz vardır, Allah ihmal etmez imhal eder diye. İkisi de aynı üç harften kurulu, sadece sırası değişik; biri bırakıp gitmek, diğeri süre tanımak. Mühlet bir lütuftur, unutulmuş olmak değil. Süre tanınmış olması yapılanı meşrulaştırmıyor ancak kapının bir süre daha açık olduğunu gösteriyor. Ben bunu ancak bir isyan döneminin içinden geçerken anlayabildim. O sırada bana mühlet verildiğini, sonunda dönüp özrümü dileyeceğimi, "işittim ve itaat ettim" diyeceğimi daha o kapıdan çıkmadan hissediyordum (ya da en azından umut ediyordum).

Cümlenin ikinci yarısını en başta bir kenara bırakmıştım, şimdi ona dönebilirim. “وَأَطَعْنَاكَ فَشَكَرْتَنَا” - “itaat ettik, bize şükrettin”. Bu çeviri Türkçede kulağı tırmalıyor, çünkü bizde şükür tek yönlü bir kelime; yalnız kuldan Allah’a doğru tanımlıdır. Arapçada ‘şükr’ daha geniş bir kavram olarak açıklanıyor: birinin yaptığı iyiliği görmek, karşılığını vermek. İnsandan insana da olur. ‘eş-Şekûr’ ismi de bunun için, azıcık ameli görüp karşılığını kat kat veren demek. O yüzden cümleyi belki "bize teşekkür ettin" diye okumak lazım. Ama yine de ilginç bir nokta var: Emri veren, emre uyulduğu için karşılık veriyor.

Duanın devamında bir cümle daha var, ilk dinlediğimde onu gölgede bırakmışım. Bu yazıyı yazarken fark ettim ki asıl söylemek istediğim şey zaten oradaymış: “وَإِنْ عُدْنَا إِلَيْكَ قَبِلْتَنَا” - ”sana dönersek de bizi kabul edersin”. Üç cümle birbirini tamamlıyor. Üç fiil de bize ait, üç karşılık da hak ettiğimizden geniş. İsyana mühlet, itaate şükür, dönünce kabul. Yani bütün bu yazı boyunca cümleden çıkarmaya çalıştığım şeyi, cümle zaten kendisi söylüyormuş.

Bir de şu var: ilk iki fiil geçmiş zamanda. ‘Asaynâ’, ‘eta'nâ’ yani isyan ettik, itaat ettik. Üçüncüsü ise şart kipinde: ‘in-udnâ’ yani eğer dönersek. Henüz olmamış, olacağı da garanti değil. Mühlet dediğim şeyin gramerdeki karşılığı bu galiba: geçmişe dair her şey belirli, geleceğe dair olan tek şey bir şart cümlesi ve bir açık kapı. Türkçe’nin Arapça kelimeleri karşılamaktaki eksikliğinden bahsettim iki defa. Ama tam da burada dilimiz bize güzel bir sürpriz yapıyor: şart kipinin diğer adı dilek kipidir. Yani o cümlede biz aslında dönmeyi diliyoruz. Dilemek bizim elimizde, kabul göreceğimize iman ederek Allah’ımıza dönüyoruz. 


Allah’ım bizi boş yere ümitlendirme, kapından eli boş çevirme. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...

Anın Büyüsü

        Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hayatımla ilgili bir döne yakalıyorum ya da aklımdaki bir düğüm çözülüyor gibi hissediyorum. Böyle durumlarda ilk gösterdiğim refleks yakaladığım fikri olgunlaştırmak ve sınırlarını anlamaya çalışmak oluyor. Bunun için de eğer hareket halindeysem durağan duruma geçmeyi, halihazırda durağan durumdaysam da uzanmayı ya da oturmayı istiyorum. Ancak eğer aklımdaki fikir bir rüya bulanıklığındaysa, ben aksiyon almayı düşünmeye başladığımda dahi bulanıklaşıp gözlerimin önünden siliniyor. Fakat eğer ki bana daha berrak görünen bir fikir yakaladıysam bu durum bana aksiyon almayı başaracak kadar süre veriyor. Ne var ki aksiyon alıp istediğim pozisyona geçtiğimde ise kafamdaki şey çoktan büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir düşünce haline gelmiş oluyor. Bu durumu belki günde 2-3 kez yaşıyorumdur. Her seferinde düştüğüm bu anı olgunlaştırma saçmalığını devam ettirmekten hicap duysam da döngüsünü kırıp fikrimi olgunlaştırmayı başardığım sayı ç...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...