Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.
Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl etki edebildiğini göstermek; bir taraftan da milletin sorunları ve çıkarları için kurulmuş bir kurumun bu çıkarları gözetemediğini, ve neden bunun tam tersine hareket ettiğini anlamaya çalışmak.
Kamu yönetimi literatüründe 3 temel kamu hizmeti olarak “dış politika, dış güvenlik ve adalet”ten sonra “sağlık, eğitim ve iç güvenlik” zikrediliyor. Dış politika, iç-dış güvenlik ve sağlık mevzusu bu yazının haddini aşıyor. Adalet ile ilgili bir şey söylemekten ise imtina ediyorum. O yüzden düşüncemin temellerini aldığı yerden yani eğitim konusundan bahsedeyim. Kader beni Türk devletinin tam merkezinde Kayseri’de dünyaya getirdi. 3 yaşında Bolu’ya taşındığımız için bu dönemde Kayseri’ye ait -belki de eski resimlere bakarken bilinçaltımda uydurduğum- birkaç flu hikaye dışında pek bir hatıram yok. 5-6 yaşlarında bir devlet anaokuluna başladım. Bu dönem hayatımda en hatırlamadığım dönem. Ne bir arkadaş, ne bir öğretmen, ne de bir hatıram var. Bir sene sonrasında ise Bolu’daki özel bir okula başladım. 2.5 sene de orada devam ettikten sonra babamın tayini ile memleketimize Kayseri’ye döndük. Burada 3. sınıfın ikinci dönemiyle birlikte Kayseri’de bir özel okula başladım. İlk ve ortaokulu bu okulda bitirdim. Bu arada özellikle şunu belirteyim: 4. sınıftan itibaren her sene dershane için ve 5. sınıfta bir kereye mahsus okul için girdiğim bursluluk sınavlarının hepsini kazandım ve 4 sene dershanede, 3 sene de okulda ücretsiz olarak okudum. Lisede de yine özel bir liseye ücretsiz olarak başladım ve 2 sene boyunca ne servis, ne yurt, ne okul, ne yemek parası ödedim. 3. sene Kayseri Fen Lisesi’ne geçtiğimde ise devletimiz büyüklüğünü gösterdi ve hem servis, hem yemek parası; ve hatta okulda yazılılardan önce toplanan fotokopi parasını da ödedim. Sonuncusu ile ilgili müdür yardımcısı ile tartıştığımda “İstersen ödeme hoca soruyu okusun sen kağıda yaz, öyle çöz” diyerek bana ikinci bir alternatif de sunuldu ancak tercih etmedim. Türkiye’nin 4. fen lisesi olan Kayseri Fen’de okuduğum bu bir sene de kendi hayatım için karanlık ama öğretici dönemlerinden birisi oldu. Okulda tartışmadığım hiçbir hoca kalmadı, bizim okuldan gelen arkadaşlar ile sınıfta ‘Persona Non Grata’ muamelesi gördük, proje okul saçmalığı çıktı, derslerin yarısına hocalar gelmedi… O zaman yakınımda olanlar ve anlattıklarım olayların iç yüzünü daha detaylı biliyorlardır; bu yazıda tek tek hepsine girmeyeceğim. Ama o dönemde yaşadıklarım ve bazı isimler uzun süre aklımdan çıkmayacak. Neyse Allah bir yol gösterdi, arkadaşlarımı da vesile etti, son sene de yine ücretsiz olarak başka bir özel okula geçtim. Burada da güzel vakit geçirdim genel olarak. Sonrasında da yükseköğretime geçtim.
Buraya tamamen farklı bir paragraf ayıracağım. Çünkü hayatımda lisedeki kadar eğlenceli geçmese de en çok şeyi gördüğüm, yaşadığım, deneyimlediğim süreç üniversite oldu. Bilkent’e başladığımda hiçbir arkadaşım yoktu. O yüzden ilk dönemler zorlansam da çok da uzun olmayan bir süre sonra sayamayacağım kadar arkadaşım oldu, çok şükür. Buradaki ortam bana çok yabancı olsa da kendim gibi insanların arasına karışarak izole bir ortam oluşturmayı başarabildim. Bilkent’in bana yaptığı en önemli katkı mühendislik becerisi oldu bence. Ama sosyalleşmeyi, insanlarla ‘sağlıklı iletişim’ kurmayı, sınırları çizebilmeyi, vizyon sahibi olmayı, ‘critical thinking’ yapmayı burada öğrendim. Bilkent denen ortamın benim için kurulmadığını; ama bana lazım olan bazı şeyleri verebildiğini ve buradan alacağımı alıp ayrılmam gerektiğini anlamam da pek zaman almadı. Hamdolsun ki okulu da uzatmadan tamamladım.
Bütün öğretim hayatıma dönüp baktığımda fark edilir bir devlet-özel farkı hissediliyor zaten. Devlet bana ne eğitimle ne öğretimle ilgili pozitif neredeyse hiçbir şey sunmadı. Sunduysa da karşılığını hem ruh sağlığı hem maddi olarak fazlasıyla ödediğimi düşünüyorum. Oysa Doğramacı denilen adam belki ben okuyayım diye oluşturmadı bu ortamı ama bana çok daha fazla katkı sağladı. Üstelik de bunu hiçbir maddi beklenti içinde olmadan ve hatta her ay düzenli olarak burs vererek yaptı. Mezun olduktan sonra çalıştığım işlerde, yaptığım projelerde Bilkent’e bir nebze olsun fayda da sağlamış olmak benim için belki sevindirici belki de buna sevindiğim için korkutucu bir haber.
Şimdi bazı arkadaşlarımla konuştuğumda, yurtdışına gitme ile ilgili planlarımızı tartışırken bana vatan-millet edebiyatı yapıyorlar. Ben onlara İhsan Doğramacı’nın bana devletten daha özverili şekilde imkan sunduğunu, benden bir karşılık beklemediğini ama aynısının karşılaşmayı yaptığım diğer taraf için geçerli olmadığını söylüyorum. O yüzden milletin makus talihini yenmek dışında burada hissettiğim bir misyon yok. Tabi ki Bilkent’e hizmet etmek gibi bir motivasyonum da asla yok. Çünkü biliyorum ki bu düzen de benim savunduğum şeylerin karşısına kuruldu. Bu nedenlerdendir ki uzun bir süre liberal görüşe sahip oldum. Ailem ve birkaç arkadaşım dışında hiç kimseye, hiç bir şeye karşı bağ hissetmemeye çalıştım. Ama bu memleketin sokaklarında tanıştığım insanların çoğu bana öyle davrandılar, beni o kadar bağırlarına bastılar ki bu milletin haline acıdım. Besim beyin de dediği gibi bu halkın daha fazlasına layık olduğunu düşündüm. Ama elden ne gelir? Belki de mesele gitmek ya da kalmak değil. Mesele, kalmanın insana neye mal olduğu. Bir ülkeye borç hissetmek için önce o ülkenin seni insan yerine koyması gerekiyor. Ben bu topraklarda iyi niyetli, temiz ve fedakâr insanları çok sevdim; ama aynı sevgiyi kurumlardan hiç görmedim. O yüzden içimdeki bağlılık bir vatana değil, bir millete. Devletle aramdaki mesafe ise belki bir öfke, belki bir isyan; ama kesinlikle uzun süreli bir hayal kırıklığı.
Yorumlar
Yorum Gönder