Mısırlı bir hocanın Kadir gecesinde yaptığı kunut duasını dinliyordum. Arapçam duayı baştan sona takip etmeye yetmiyor; kelimeler geçip gidiyor, arada tanıdık bir kök yakalıyorum, gerisini sezgiyle dolduruyorum. Ama bir yerde durdum, geri sardım, bir daha dinledim: “عَصَيْنَاكَ فَأَمْهَلْتَنَا، وَأَطَعْنَاكَ فَشَكَرْتَنَا”. Kelime kelime çevirmeye kalkışınca kabaca şöyle bir şey çıktı: “İsyan ettik, bize mühlet verdin; itaat ettik, bize şükrettin.”. Bu duanın ikinci yarısı alışık olduğum, bildiğim bir şey olmasına rağmen, ilk yarısı beni ürküttü. Benim büyüdüğüm çevrede "Allah'a isyan" ağır bir söz ve ithamdı. Dinden çıkmak, inancı kaybetmek, kapıyı arkandan kapatıp gitmek anlamına geliyordu. O yüzden bir duanın içinde, hem Kadir gecesinde, hem de "biz" diye çoğul kurularak "isyan ettik" denmesi bana tuhaf geldi; kimsenin kendini böyle bir yerde görmeyeceğini düşündüm. Sonradan fark ettim ki mesele birazcık da tercümede. Arapçadaki ‘ma'siyet’ çok d...