Ana içeriğe atla

Mutsuzluk mu Cehalet mi?

    Derler ki cehalet bir erdemdir ve bir insan bilmediği, düşünmediği müddetçe mutlu olur. Ancak ben cehaletin bir insanın mutlu olması için genel geçer bir kriter olamayacağı görüşündeyim. En azından bir insanı sırf mutlu olduğu veya düşünmediği için suçlamak bana nedense pek adil gelmiyor.

    Bir insan neden yaşar? Modern dünya insanı genellikle mutlu olmak için yaşadığımız görüşünü savunuyor. Peki o zaman bir insan nasıl olur da diğerlerini, kendisi kadar çok düşünmeyenleri sırf mutlu oldukları için aşağılayabilir? Aslında bu bir eleştiriden ziyade öz eleştiridir. Bu yazdıklarıma bakmayın, çünkü benim de bazı insanları için için sırf mutlu olabildikleri için suçladığım oluyor. Örneğin geçenlerde arkadaşlarımla bir komedi filmi izledik ancak biz filmi ve filmdeki esprileri yüzeysel bulurken salondaki insanların bu denli basit esprilere kahkahalar içinde gülebilmeleri, bundan müthiş bir zevk almaları yüzünden kendime beni mutsuz eden şeyin bilmek mi bilmemek mi olduğunu sordum.

    Elif Şafak kitabında Mark Twain’den şöyle bir alıntı yapıyor: “Ben 14 yaşımdayken babamın cahil olduğunu zannederdim. Dayanamazdım yakınında durmaya. 21 yaşıma basınca bir de baktım peder ne çok şey biliyor; ne çok şey öğrenmiş yedi senede! [1]”. Bu sözlerde kullanılan ironik tavır, benim düşüncemle de bire bir örtüşüyor. Çünkü 14 yaşındaki çocuk büyüdükçe hayata ve babasının düşüncelerine bakış açısı baştan aşağı değişiyor ve aslında babasının çok da değişmeyen bilgi ve birikimlerine başka bir gözle bakar hale geliyor. Bu durumun benim için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Ben bir olayın yaşandığındaki çevresel şartlarla ve daha da önemlisi yaşayan kişinin ruhsal durumuyla olan uyumunun insanı mutlu ettiğini düşünüyorum. Yani benim tecrübe ettiğim bu. Ruhsal durum derken sadece içinde bulunduğum duygu ve düşünceyi kastettiğimi sanmayın sakın. Kastettiğim şey, doğduğum çevreden gördüğüm eğitime kadar her şeyin yani kısacası hayatım boyunca edindiğim tecrübe ve yaptığım bütün birikimlerin ruhsal durumumu inşa etmesi. Buna gördüğüm eğitimin de en üstlerden dahil olduğunu söyleyebilirim. Çünkü, benden daha bilge ya da daha cahil birisiyle karşılaştığımda onlarla benim anlayışım arasında bazı keskin farklar olduğunu ve bu farklardan ötürü bazen aynı olay ve durumlar karşısında aynı ölçüde mutlu olamadığımızı tecrübe ettim.

    Peki cehalet yahut bilgelik gerçekten mutluluk getirir mi? Ya da cahil bir insan mı yoksa bilgili ve deneyimli bir insan mı daha kolay mutlu olur? Ben cahil ya da bilgisiz bir insanın mutsuz olmasının daha zor olduğunu düşünüyorum. Buna kanıt olarak da kendi yaşadığım çocukluk ve gençlik çağını gösterebilirim. Çünkü ben büyüdükçe yani hem kendi bilgi ve tecrübelerim hem de diğer insanların benimle paylaştığı veyahut okuduğum kitaplardan edindiğim deneyimler arttıkça daha zor mutlu olduğumu fark ettim. Bu durumda olaylara olan bakışımın bilgi ve kültür düzeyi arttıkça değişmesinin etkili olduğunu düşünüyorum. Elif Şafak’ın da dediği gibi “Ben mutluluk ile aklın ters orantılı olduğuna inananlardandım. Yani, ne kadar az kullanırsak aklımızı, o kadar çok saadet var bize. [2]”. Peki ya bilgimiz arttıkça daha zor mutlu oluyorsak hatta bazı durumlarda mutsuz oluyorsak neden hala yeni şeyler öğrenmek için çaba harcıyoruz?

    “Cehalet tam olarak mutluluk mudur, bilmiyorum ama düşünmek çok acı verici ve söyleyin bana, düşünmek bana ne verdi, beni hangi üstün mertebeye getirdi? [3]” diyor Jonathan Safran Foer. Düşünmenin kendisine sadece acı verdiğini ve bunun yanında kendisine hiçbir kazanım da sağlamadığını söylüyor. Ancak benim düşüncem karşıt yönde yani bana göre düşünmek başta zor ve acılı gelse de huzurun ve sükunetin tek kaynağı ve bizi hayata bağlayacak olan şeydir. Aynı zamanda düşünmeyip cehalet içinde kalmaktansa düşünmek ve çıkarımlar yapmak, bu sayede de hem hayatımızı anlamlandırmak hem de başarıya yaklaşmak mutluluk verici bir yoldur. Ancak yazının başında da belirtiğim gibi hiçbir insan sırf mutlu olabildiği için, düşünmediği için de suçlanamaz. Örneğin Elif Şafak‘ın dediği gibi, “Mutluluk ile bilgelik imkânsız bir birleşimdir. Aynı kişide buluşmazlar. [4]” gibi cesur bir cümle söylemek için sanıyorum biraz kendini üst, üstün görmek gerekiyor.

    Yani diyeceğim odur ki, evet cehalet bir erdemdir ancak mutsuzluk da bir erdemdir. Düşünmek insanı mutsuz etse dâhi sürdürülmelidir. Gerçekten mutlu hissettiğim anları anımsıyorum da bu hissi hissettiği için bir insanı suçlamak da bana pek adil gelmiyor. Madem bilmemek mutlu, bilmek mutsuz ediyor; bırakalım da isteyen mutlu olsun isteyen mutsuz…


KAYNAKÇA

[1] Şafak, Elif (2018). Sanma ki Yalnızsın. Doğan Kitap syf.41

[2] Şafak, Elif (2018). Sanma ki Yalnızsın. Doğan Kitap syf.37

[3] Poer, Jonathan Safran (2010). Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın. Siren Yayınları syf.33

[4] Şafak, Elif (2018). Sanma ki Yalnızsın. Doğan Kitap syf.63

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...

Anın Büyüsü

        Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hayatımla ilgili bir döne yakalıyorum ya da aklımdaki bir düğüm çözülüyor gibi hissediyorum. Böyle durumlarda ilk gösterdiğim refleks yakaladığım fikri olgunlaştırmak ve sınırlarını anlamaya çalışmak oluyor. Bunun için de eğer hareket halindeysem durağan duruma geçmeyi, halihazırda durağan durumdaysam da uzanmayı ya da oturmayı istiyorum. Ancak eğer aklımdaki fikir bir rüya bulanıklığındaysa, ben aksiyon almayı düşünmeye başladığımda dahi bulanıklaşıp gözlerimin önünden siliniyor. Fakat eğer ki bana daha berrak görünen bir fikir yakaladıysam bu durum bana aksiyon almayı başaracak kadar süre veriyor. Ne var ki aksiyon alıp istediğim pozisyona geçtiğimde ise kafamdaki şey çoktan büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir düşünce haline gelmiş oluyor. Bu durumu belki günde 2-3 kez yaşıyorumdur. Her seferinde düştüğüm bu anı olgunlaştırma saçmalığını devam ettirmekten hicap duysam da döngüsünü kırıp fikrimi olgunlaştırmayı başardığım sayı ç...