Ana içeriğe atla

Yaşasak mı Ölsek mi, Karar Vermek Zor

    Çoğu insan doğadaki en insani kavramı neden aklından çıkarmaya çalışıyor? Bahsettiğim kavram akıllarına geldikçe telaşa kapılıp derhâl akıllarından çıkarmak ve rutin hayatlarına devam etmek için çaba sarf ediyorlar. Hangi kavramdan bahsettiğimi anlayabildiniz mi, arkadan biri söyledi sanki, evet doğru “Ölüm” kavramı. Peki ölümü unutmak ya da hiç hatırlamamak için neden bu kadar uğraş veriyoruz? Sanırım soyut kavramları tam olarak anlamlandırmaktan âciz olan beynimizin bize bu konuda bir tanım sunamamasından dolayı korkuyoruz. Peki ya ölümü tanımlayamayan ve anlamlandıramayan insanlar olarak, sınırlı ve sona ermeye mahkûm olan hayatımızı anlamlandırmayı nasıl başarabiliriz ki? Açıkçası ben, ölümün bir gün herkesin kapısını çalacağı gerçeğini yok sayarak bunu hiçbir zaman başaramayacağımı düşünüyorum.

    Âdemoğlu ölümü hatırlamaktan çok çekiniyor. Öyle ki şehirlerde mezarlık yanlarında inşaat ve yapılaşma miktarı bile çok düşük. Çünkü insanlar olarak ölümü tanımlayamadığımızdan olsa gerek, ölmüş insanları hatırlamamaya ve hatta unutmaya çaba harcıyoruz. Oysa ölen bu insanların içinde geçmişte sevdiğimiz veya saygı duyduğumuz insanlar da var. Belki bu yazıyı okurken ölmek gibi insana tatsız gelen bir kavramdan bahsettiğim için bana kızıyorsunuz. Vaktinizi böyle can sıkıcı bir yazıyı okumakla harcamanızın mantıksız olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak hayatın anlamsızlığı bana acı verdiği için ve bir gün illaki öleceğimi düşünmek bu acımı hafiflettiği için ya da “başka bir deyişle, yaşam canımı yaktığı için yazıyorum. Yazmak, bir anlamda sessizce bağırmaktır. [1]

    Çünkü bana göre hayatı anlamlı kılan şey, aynı zamanda hayattaki tek gerçek şey ölümdür ve bunu yok saymak insana hiçbir fayda sağlamayacağı gibi insanın hayatın anlamını bulmasını neredeyse imkânsız kılar. Ve benim gibi düşünmeyen yani -biraz ironik olarak gözükse de- ölümü hayatın merkezine koymayan insanların hayatlarını nasıl anlamlandırdığını anlayamıyorum. Oysa her âdemoğlunun kesinlikle başından geçecek olan en gerçek şey ölüm değil midir? Bir insan böyle bir gerçekliği yok sayıp hayatını yaşamaya nasıl devam edebilir aklım almıyor.

    Belki ölümden korkmamızın gerçek sebebi yaşarken duyduğumuz tensel hazları öldükten sonra duyamayacağımızı düşünmemizdir. Tensel hazlar insanı hayata olan bağını kuvvetlendirir. Hayata bağlanmak ilk bakışta iyi bir şey gibi görünse de ben, bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. Çünkü hayata bağlandığımız anlarda yaşamak bir rutin haline dönüşüyor ve benim hayatın anlamı olarak gördüğüm ölüm kavramı insanın aklından çıkıyor. “İnsan tensel hazlarının yalnızlığında boğulacaktır. [2]” demiş Ali Teoman, ben de onun bu görüşüne tamamen katılıyorum. Ancak buradaki boğulmak kavramı yanlış anlaşılmaya açık. Burada kastedilen hayattayken boğulmaktan, bu ölümden çok daha acı verici olabilir.

    Acaba yapmamız gereken ölümü bir gerçek olarak kabul edip hayatımızdan maksimum verim alarak yaşamaya çalışmak mı? Ali Teoman düşüncesinin bu yönde olduğunu ifade ediyor: “Şu ya da bu anlamda ölümsüz olunabileceğine inanmıyorum. Yaşadığım süre içinde elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum yalnızca, o kadar. [3]”. Ancak ben bu şekilde de hayatıma bir anlam yükleyemiyorum. Tek gerçekliğin ölüm olduğunu ve hayattan hiçbir şekilde zevk alınamayacağını görüşündeyim.

    “Her şey boş! Mutlu kişi henüz doğmamış olandır. Hayattansa ölüm daha iyidir ve insan kendisini bu hayattan kurtarmalıdır. [4]” diyor Tolstoy. Ben kendimi bu görüşe daha yakın hissediyorum. Belki de gerçekten ölüm bu fâni ve anlamsız hayattan çıkış için tek yoldur ve hayata bu denli bağlanmanın hiçbir anlamı yoktur. Ve belki de modern dünyanın bize empoze etmeye çalıştığı ‘La Vita É Bella’ (Hayat Güzeldir) algısı sadece içi boş bir safsatadan ibarettir. Dünyanın geçiciliğini ve ölümün gerçekliği hakkında benimle benzer düşüncelere sahip insanlar Tolstoy’un gösterdiği kurtuluş yolunu seçip onun tanımladığı yoldan gitmişler midir acaba? Bilemiyorum, hayatını anlamlandıramamış ve ona bu yolun yanlış olduğunu öğütleyen bir inanışı da olmayan insanlar için tek kurtuluş yolunun kendini anlamsız hayatından kurtarmak olduğunu düşünmeye başladım. Acaba ölüm gerçekten bu manasız hayattan kurtuluş için bir çare mi? Yaşasak mı, ölsek mi? Karar Vermek Zor… [5]


KAYNAKÇA

[1] Teoman, Ali (2019). Yazı, Yazgı, Yazmak. Yapı Kredi Yayınları syf.77

[2] Teoman, Ali (2019). Yazı, Yazgı, Yazmak. Yapı Kredi Yayınları syf.18

[3] Teoman, Ali (2019). Yazı, Yazgı, Yazmak. Yapı Kredi Yayınları syf.77

[4] Tolstoy, Lev Nikolayeviç (2017). İtiraflarım. Karbon Kitaplar syf.48

[5] Kaya, Ahmet (1990). Karar Vermek Zor. Sevgi Duvarı Albümü. Barış Müzik 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...

Anın Büyüsü

        Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hayatımla ilgili bir döne yakalıyorum ya da aklımdaki bir düğüm çözülüyor gibi hissediyorum. Böyle durumlarda ilk gösterdiğim refleks yakaladığım fikri olgunlaştırmak ve sınırlarını anlamaya çalışmak oluyor. Bunun için de eğer hareket halindeysem durağan duruma geçmeyi, halihazırda durağan durumdaysam da uzanmayı ya da oturmayı istiyorum. Ancak eğer aklımdaki fikir bir rüya bulanıklığındaysa, ben aksiyon almayı düşünmeye başladığımda dahi bulanıklaşıp gözlerimin önünden siliniyor. Fakat eğer ki bana daha berrak görünen bir fikir yakaladıysam bu durum bana aksiyon almayı başaracak kadar süre veriyor. Ne var ki aksiyon alıp istediğim pozisyona geçtiğimde ise kafamdaki şey çoktan büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir düşünce haline gelmiş oluyor. Bu durumu belki günde 2-3 kez yaşıyorumdur. Her seferinde düştüğüm bu anı olgunlaştırma saçmalığını devam ettirmekten hicap duysam da döngüsünü kırıp fikrimi olgunlaştırmayı başardığım sayı ç...