Ana içeriğe atla

Tanıdığınız Psikolog Var Mı?


    Bazı insanlar hiçbir zaman kendini tam anlamıyla huzurlu hissedemez. Başlarına gelen en güzel olaylarda bile her zaman derin bir kaygıdan doğan huzursuzluğu taşırlar. Ben de kendimi bu insanlardan biri olarak görüyorum. Bence insanın kendini bu kaygılardan arındırabilmesinin yolu bu kaygılara duyarsız kalması veya kaygılarının ve acılarının müsebbibi olarak bir günah keçisi bulmasıdır. Yine de insanın bir anlık da olsa kendini tamamen huzurlu hissedebileceği fikri saçma gelir bana. Peki ya benim ‘devamlı huzursuzluk’ fikrimin onlara ne kadar mantıklı geldiği de ayrı bir tartışma konusu. Esasında burada iki ihtimal var: Ya huzursuzluk insan tabiatının en doğal mekanizmalarından biridir ya da benim en yakın zamanda psikolojik destek almam gerekiyor…

    “Tam tersi sanılır ama hayatta normal olan huzursuzluk durumudur, huzur ise çok ender yakalanan geçici anlardır.[1]” demiş Zülfü Livaneli. Ben de kendimi bildim bileli içimde her zaman önceden gerçekleşen veya gerçekleşecek olan olaylar için bir kaygı taşıdım. Neredeyse hiçbir zaman tamamen samimi ve içten bir şekilde ‘Ben tam anlamıyla huzurluyum.’ diyebilecek durumda olmadım. Belki bu duyguyu yaşamamın sebebi hayatın çok hızlı akması ve benim zaman kavramını kavrayamamış olmamdır. Sahi zaman nedir ki? Tam bir ölçüsü olmayan bir şeyin hayatımızı değiştirmesi sizce de ilginç değil mi? Doğumumuzdan itibaren bize etki ettiği hâlde zaman kavramı hakkında yeterince bilgi sahibi değiliz. Yani gelecek zaman kavramını tam olarak kavrayamadığım için zamanın ilerleyişine ve sonradan gerçekleşecek olaylara hiçbir zaman tam anlamıyla hazır olamamam da kaygılarımın sebebi olabilir. Zaten huzursuzluk hazırsızlıktan* başka nedir ki?[2]

    Bazı zamanlarda bu konuyu diğer insanlara açıklamaya çalıştığımda ise olaylara çok fazla kafa yorup huzursuz olmanın ruh sağlığı açısından zararlı olduğunu, bu durumun insanı mutsuz edeceğini bu yüzden olayları çok fazla düşünmemek gerektiğini söylerler bana. Ancak ben kendimi çok mutlu hissettiğim zamanda dâhi içimde bir huzursuzluk taşırım. Yani bana göre huzursuzluk mutlu olmama durumu değildir. Sadece mutlu olmayı zorlaştırabilir. Aynı zamanda bu huzursuz olma duygusu benim için her zaman rahatsız edici de değildir. Ancak bazı zamanlarda örneğin, bir yolculuğa çıkacağım zaman kısa bir yolculuk da olsa aklımı kaplayıp doğru düşünmemi engeller ve beni derin bir kaygıya iter. Bence bu kaygı bütün insanların zihnine uğrar ancak çoğu insan bu kaygıyla başa çıkmak veya onu aklından çıkarmak için bazı yöntemler dener. Bu yöntemlerden biri oluşan kaygının üstüne gidip sebepleri hakkında derinlemesine düşünmektir. Bu sayede kaygıyı oluşturan unsurların dikkate almaya değmeyecek olduğu sonucuna varılırsa kaygı bir manada yenilmiş olur. Peki ya dikkate almaya değer bir sonuca varılırsa? Bu durumda en çok kullanıldığını düşündüğüm yöntem ise bu kaygıyı aklın derin bir köşesine itip hayatına devam etmeye çalışmaktır. Benim ilk yöntemden olumlu sonuç aldığım durumlar çok nadirdir. Ama ikinci yoldan kaygıyı yenmeyi başardığımı hiç hatırlamıyorum.
    
    Peki bu kaygıyı akıldan tam anlamıyla çıkarmak mümkün müdür? Ya da az düşünmek ve kaygı taşımadan yaşamak ruh sağlığı için daha mı az zararlıdır? Ben kaygısızlık -boş vermişlik olarak da tanımlanabilir- hâlini hiç tatmadığımdan ötürü bu soruya kesin bir cevap veremem. Ancak bence insanın geleceğe yönelik bir kaygı ve sorumluluk duyması gayet normal bir duygudur. Oluşan huzursuzluk da gelecek kaygısının doğal bir sonucudur. Bu yüzden ben kaygının akıldan tamamen çıkarılmasının, yapılabilse bile, çok mantıklı olmadığını düşünüyorum. Tabi her şeye rağmen ikinci ihtimali de göz ardı etmemek gerekiyor. Sahi, tanıdığınız psikolog var mı?

*Şair burada hazırsızlığı hazır olmama durumu olarak kullanmış

KAYNAKÇA

[1] Livaneli, Zülfü (2017). Huzursuzluk. Doğan Kitap syf.99
[2] Özel, İsmet (1992). Tahrir Vazifeleri 2. Çıdam Yayınları syf.35

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...

Anın Büyüsü

        Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hayatımla ilgili bir döne yakalıyorum ya da aklımdaki bir düğüm çözülüyor gibi hissediyorum. Böyle durumlarda ilk gösterdiğim refleks yakaladığım fikri olgunlaştırmak ve sınırlarını anlamaya çalışmak oluyor. Bunun için de eğer hareket halindeysem durağan duruma geçmeyi, halihazırda durağan durumdaysam da uzanmayı ya da oturmayı istiyorum. Ancak eğer aklımdaki fikir bir rüya bulanıklığındaysa, ben aksiyon almayı düşünmeye başladığımda dahi bulanıklaşıp gözlerimin önünden siliniyor. Fakat eğer ki bana daha berrak görünen bir fikir yakaladıysam bu durum bana aksiyon almayı başaracak kadar süre veriyor. Ne var ki aksiyon alıp istediğim pozisyona geçtiğimde ise kafamdaki şey çoktan büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir düşünce haline gelmiş oluyor. Bu durumu belki günde 2-3 kez yaşıyorumdur. Her seferinde düştüğüm bu anı olgunlaştırma saçmalığını devam ettirmekten hicap duysam da döngüsünü kırıp fikrimi olgunlaştırmayı başardığım sayı ç...