Ana içeriğe atla

KİN

Kin tutmak… İslam kültüründe ve ahlakında hiç hoş karşılanmaz; hatta doğrudan yasaklandığını söylemek bile hata olmaz. Fakat maalesef, kendimize yapılanı anında unutup her şeye sıfırdan başlayabilecek bir zihni durağanlığa ya da gamsızlığa sahip olamıyoruz çoğunlukla. Bir taraftan da alınan darbeleri unutmamak varoluşsal bir zorunluluk gibi geliyor kulağa. Sonuçta mümin, aynı delikten iki defa ısırılmaz. O deliğin yerini ve o yılanın şeklini unutmak tedbirsizliktir. Ancak galiba kin tutmak ile yapılanı unutmamak (yani tedbirli olmak) arasındaki ince çizgiyi, bir noktadan sonra "karşı aksiyon" alma isteğinin olup olmaması belirliyor. İçinizde bir yerde intikam isteği ve hevesi barınıyorsa, o duygunun adı artık hafıza değil, kindir.

Bir de karşıdaki kişinin kinini görüp, hissedip buna karşı sükuneti koruyabilme ‘yeteneği’ var ki; bu, kin gütmemenin kendisinden çok daha muazzam bir irade gerektiriyor. Karşınızdaki insan, nefretinden ötürü mütemadiyen pasif-agresif yöntemlerle ya da doğrudan hamlelerle size zarar vermeye çalışırken, ona karşı saf kalabilmek işten bile değildir.

Peki, o zaman sormak gerekir: Birisinin size kin beslediğini nereden anlayacaksınız? Belki sadece öfkelidir, belki mizaç olarak serttir… Mesela etrafındaki insanların tabiricaizse analarını ağlatıyorsa bu yeterli bir kanıt mıdır? İnsanları işlerinden ediyor, hapislerde süründürüyorsa? İnsan yine de şüpheci yaklaşıp "Belki de Yusuf mektebinde daha iyi bir olgunluğa erişmelerini istemiştir" diyerek hüsnüzan mı yapmalı? Ya açta, açıkta kalan bu insanların sığınmak ve hayatta kalmak için sığındığı son kapıları, çalıştıkları fabrikaları, esnaf dükkanlarını bile “Bunlara su bile vermeyeceksiniz” diyerek tehdit ediyorsa? İşte burada kötü niyet aşikardır ama adı yine de kin midir, bilinmez.

Fakat bu kıyım birkaç ay değil de on yıl boyunca aralıksız sürerse; on yıl önce henüz çocuk olan ruhlara bile sirayet etmeye başlarsa; anılarınızın olduğu okulun yeşil alanlarını istimlak edip, hırsını alamayıp binalarını yıkarsa; diğer okulunuzun bahçesini çalıp sırf alan daraltmak için kaldırımları absürt ölçülerde genişletmeye kalkarsa… İşte o zaman üzerinize yöneltilmiş o sinsi kini iliklerinize kadar hissedersiniz. Ama nedenini, kökenini asla tam olarak anlamlandıramazsınız.

Madem öyle, asıl soruyu soralım: “Kinin kaynağı nedir, kin neyden beslenir?”. Zihnimde iki temel cevap beliriyor. Birincisi; insan, kendisinde sevmediği, yüzleşmeye korktuğu bir özelliği başkasında —hele bir de daha cesur ve belirgin bir halde— görürse, öz yıkıcı öfkesini karşı tarafa kin olarak kusar. Kendisinin bastırdığı, zorla vazgeçtiği bir davranışı başkasının özgürce yaşadığını gördüğünde, yaptığı fedakarlığın boşa gittiğini düşünür. İğneyi kendine batıramayan iradesizlik, çuvaldızı başkasına saplayarak rahatlar. İkinci sebep ise hasettir. Kendisinin yapması gerektiğine inandığı ya da hayalini kurduğu bir şeyi, başkası ondan önce veya ondan daha iyi yaparsa, uğradığı hayal kırıklığı kini tetikler. Her iki senaryoda da kin, aslında kişinin kendisiyle hesaplaşamamış olmasının, kendini başkasıyla kıyaslarken boğulmasının bir ürünüdür.

Peki, kendimize karşı oluşmuş bu sinsi duyguyu hisseden ve bunu hak edecek hiçbir şey yapmadığına emin olan aklı başında bir insan ne yapmalıdır? Normal şartlarda durumu irdelemek, kendini açıklamak ve elinden geliyorsa ortamı yumuşatmak akıllıca bir tercihtir. Ancak bu yıkıcı aksiyonlar kronik bir hal aldıysa ve yumuşatacak hiçbir zemin kalmadıysa; insan, sebebi belirsiz bu kini "hak etmek" ve karşı tarafın bu yoğun duygusuna "layık olmak" için çabalamayı da bir seçenek olarak görebilir. Bunun mantıksız olduğunu, kişiye fayda sağlamayacağını söyleyen sesleri duyar gibiyim. Fakat insanın kin tutmasının ya da karşı kine teslim olmasının en büyük sebebi, yanlışın sadece kendine değil, sevdiklerine ve etrafındakilere yapılmış olmasıdır. Kendine yapılanı sineye çekmek, sevdiklerinin canının yanışını izlemekten her zaman daha kolaydır.

Buradaki ince çizgi, ruhumuzu teslim edip etmeyeceğimiz o sınır boyudur. Bize duyulan kinin ötesinde bir yıkımla, sırf can yakmak için karşılık verirsek ve karşı taraf gücü elinde tutuyorsa, onun gaddarlık iştahını daha da açmış oluruz. Bizim öfkemiz, onun etrafımıza daha büyük zararlar vermesinin bahanesi haline gelir; sevdiklerimizin üzerine daha büyük bir enkaz devrilir. Ama hiçbir şey yapmamak, o sinsi nefretin karşısında diz çökmek de bu adaletsizliği zımnen kabul etmek, kendi infaz fermanını imzalamak değil midir? Barbarın dilinden konuşup hakkını aramaya kalksan masumları ateşe atacaksın, sükut edip sineye çeksen kendi ruhunu celladına teslim edeceksin. İşte insanı iliklerine kadar kurutan o amansız araf, tam bu iki ihtimalin ortasında duruyor: 'Desem öldürürler, demesem öldüm.'.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Öğrenim Hikayesi

Geçen hafta İhsan Doğramacı’nın mezarını ziyaret etme fırsatı buldum. Mezarının yapıldığı caminin ve özellikle tam mezarının olduğu yerin, Ankara’da zor bulunabilecek kadar güzel bir manzarası var. Öyle olunca aldım elime kitabımı camide okumaya başladım. Vakit girince namazımı da kılıp tekrar mezarın başına geldim. Manzarayı izlerken düşünmeye başladım. Yakın zamanlarda arkadaşlarımla da konuştuğum bir konu aklıma geldi. Şöyle bir karşılaştırma yapma cüretinde bulunmuştum. “Üzerimde Devlet-i Âliye-yi Türkiye Cumhuriyeti’nin mi daha fazla emeği var yoksa İhsan Doğramacı’nın ve eserlerinin mi? Ve hangisi verdiği her şey için daha fazla karşılık bekliyor?”.  Kendisini hiç sevmediğimi, yaşarken savunduğu fikirlerin çoğuna katılmadığımı en baştan belirteyim. Bu metin Doğramacı’yı öven bir yazı değil; böyle bir niyetim de yok. Tek irdelemek istediğim nokta; vizyoner bir adamın kendi davası uğruna kurduklarının, belki de bir ‘collateral damage’ olarak, benim gibi birinin hayatına nasıl e...

Özel

Hayatımın büyük bir kısmında şiirin hece-aruz benzeri ölçülerle ve uyaklarla yazılması gerektiğini düşündüm. Sanırım bu düşüncemin temelinde okulda şiir hakkında öğrendiklerim vardı. Gittiğim hiçbir okulda bir şiiri anlamlandırmaya çalışmak zorunda bırakılmadım. Bu yüzden de şiir hakkında bildiklerim sadece ölçü ve uyaklarını yorumlamaktan ibaretti. Her ne kadar eğitim sistemi bu konuda kabahatli olsa da bütün suçu bu şekilde üzerimden atmam da mümkün değil. Çünkü ben hayatım boyunca düz ve duygusuz takıldım; bu yüzden de hayatımda düz yazıyı şiirin önünde tutmam kaçınılmazdı. Sonuçta insan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermezdi [1] . Onlarca roman-makale okumuşluğum olsa da lise sonlarına doğru elime geçen ‘Dualar ve Aminler’ kitabı ve ‘Safahat’ okumalarım dışında şiire pek fazla ilgi duymamıştım. Fakat şiirle ilgili görüşlerimi değiştiren daha doğrusu olgunlaştıran kişi İsmet Özel oldu.  İsmet Özel’in ismi lise zamanlarımda kulağıma çalınmı...

Anın Büyüsü

        Bazen aklıma bir düşünce geliyor, hayatımla ilgili bir döne yakalıyorum ya da aklımdaki bir düğüm çözülüyor gibi hissediyorum. Böyle durumlarda ilk gösterdiğim refleks yakaladığım fikri olgunlaştırmak ve sınırlarını anlamaya çalışmak oluyor. Bunun için de eğer hareket halindeysem durağan duruma geçmeyi, halihazırda durağan durumdaysam da uzanmayı ya da oturmayı istiyorum. Ancak eğer aklımdaki fikir bir rüya bulanıklığındaysa, ben aksiyon almayı düşünmeye başladığımda dahi bulanıklaşıp gözlerimin önünden siliniyor. Fakat eğer ki bana daha berrak görünen bir fikir yakaladıysam bu durum bana aksiyon almayı başaracak kadar süre veriyor. Ne var ki aksiyon alıp istediğim pozisyona geçtiğimde ise kafamdaki şey çoktan büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir düşünce haline gelmiş oluyor. Bu durumu belki günde 2-3 kez yaşıyorumdur. Her seferinde düştüğüm bu anı olgunlaştırma saçmalığını devam ettirmekten hicap duysam da döngüsünü kırıp fikrimi olgunlaştırmayı başardığım sayı ç...